Menlik ve Dedem – Münevver Ayaşlı

        Okuyacağınız yazının tamamı Münevver Ayaşlı hanımefendinin “Rumeli ve Muhteşem İstanbul” isimli hatıratının 23-29 sayfaları arasındaki “Menlik ve Dedem” bölümünden alıntıdır.

        Menlik’i ve dedemi hiç görmedim, bilmiyorum; fakat her ikisini de çok seviyorum. Menlik, ormanı, yeşilliği çok, ortasında bir su geçen çok güzel bir kasaba. Bizim zamanımızda da Bulgar’ı çok bir kasaba; lâkin eşrafı, hanedanı, beyleri Türk. Kasaba suyun iki tarafında yamaçta, set üstünde. Dedemin konağı, duvarlarla çevrili, âdeta bir mahalle. Harem, selâmlık, mutfak, kiler, çocuklar için, maiyet için daireler. Bir de ayrıca “Misafirhane” denen bir daire. Bütün bu irili ufaklı binaları, binacıkları çeviren koca bir duvar. Dışarıya çıkınca çayır, alabildiğine yeşillik, biraz ilerisinde güzel ormanlar. Evet Menlik, ormanları ve şarabı ile meşhur.

        Dedem daha evvel de ifade ettiğim gibi Bektaşi, Ehl-i Beyt sevdalısı. Bundan başka spora da meraklı, bilhassa av ve güreş. Doğrucu ve himayeci bir bey, mert bir insan. Çiftçi olsun, esnaf olsun, bütün vatandaşları haksızlığa karşı himaye eden, koruyan, dert dinleyen bir bey. Vatandaşın derdini, şikâyetini dinleyen ve bir çaresini arayan bey.

        Vatandaşın derdi, sıkıntısı nedir? Vergi ve vergi memuru. Vatandaşlar beylere dertlenirlermiş.

                – Beyim vergiyi verdim, ikinci defa yine vergi isterler.
                – Ziyanı yok, ko istesinler.
                – Beyim zorla alırlar.
                – Ko alsınlar.
                – İki defa vergi vermeye takatım yok, param yok be beyim, vermeyince adam düverler.
                – Ko düvsünler.

        Beyler rahatlarını, istiflerini, keyiflerini katiyyen bozmazlarmış. Dedem öyle değil. Şikayetçi haksızlığa uğrayan vatandaşı alır yanına, doğru hükûmet kapısına gidermiş. Vatandaşın hakkını arar, hakkını alana kadar uğraşırmış. Bir ara bir Bulgar pehlivan türemiş, önüne geleni yeniyormuş. Müslüman ahali tedirgin. Rumeli beyleri üzüntülü olduğu gibi dedemin de canı fena halde sıkılmakta. Bir gün selâmlıkta otururken, ağası yanına gelmiş.

                – Beyim biri sizi görmek ister.
Dedem sorar:
                – Kim imiş?
                – Pehlivan imiş.
                – Ko gelsin.
Kapıdan, iki büklüm biri girer, karkas gibi bir şey, selam verir. Dedem sorar:
                – Sen pehlivan imişsin?
                – Evet beyim.
                – Sen bu gavur pehlivanı yener misin?
                – Yenerim beyim.
                – Amma yaptın, nasıl yenersin?
                – Beni doyur beyim, beş on gün doyur, gavuru yenerim.
Dedem pek inanmaz; ama yine de sorar:
                – Sen ne ile doyarsın?
                – Günde bir koyun.
                – Pekâlâ.
Ağasına döner:
                – Sen her gün bir koyun kes pehlivana. Rahat bir döşek de hazırla, aranızda yatsın kalksın.
Pehlivan, “Allah ömürler versin beyim.” der ve ağa ile beraber odadan çıkarlar. Dedem, bu hâdiseyi unutur bile. Aradan beş on gün ya geçer, ya geçmez selâmlıkta oturur iken ağası yine gelir:
                – Beyim, sizi pehlivan görmek ister.
                – Hangi pehlivan? Ko gelsin, der dedem.
Biraz sonra, iri yarı biri, kapıdan zor girer. Dedem tanıyamaz bile.
                – Sen kimsin?
                – Pehlivanım beyim.
                – Gavuru yener misin?
                – Evet beyim yenerim, der pehlivan.
Dedem de kanaat getirir ki bu, Bulgar’ı yenecek. Hemen akraba beylere, dost beylere, Selânik’e, Manastır’a, Serez’e davetiyeler uçururlar.

        Beyler, hepsi gelirler. Konakta bir telaş, bir misafir ağırlama hazırlığı ve heyecanı. Büyük gün, güreş günü gelir çatar. Konaktan çıkınca hemen orada geniş çayıra çadırlar kurulur, bayraklar dikilir, davul zurna, pilavlar, helvalar pişer, koyunlar, kuzular döner. Davullar, zurnalar var kuvveti ile çalmaya başlar ve güreşin başladığı ilan olunur. Herkesin nefesi tutulur heyecandan. Bizim pehlivan, bir iki el enseden sonra gavuru havaya kaldırır, pervane gibi bir iki döndürdükten sonra, oradan geçmekte olan suya Bulgar’ı fırlatır. Bir kıyamettir kopar. Alkış, tebrikler, sevinç gözyaşları. Çayır, bayram yerine döner.

(…)

        Evet, ben çocuk iken, Türkler iri yarı, boylu boslu, geniş omuzlu idiler. Bol et ve hayvanî yağlarla pişmiş yemekler yerlerdi, Ulu Hakan’ın has buğdaydan iki okkalık ekmeğini yerlerdi. “Fort comme un Turc“; yani “Türk gibi kuvvetli” tabirini hak etmiş insanlardı. Rahmetli Koca Yusuf’umuz başta, bütün pehlivanlarımız rakiplerini titretirdi. Türk milletinin boyunun kısalması, güçten düşmesi, velhasıl formunu kaybetmesi İttihatçılarla başlar; bilhassa Birinci Dünya Savaşı’nda çekilen açlık ve un yerine, süpürge koçanı ile yapılan ve hiçbir besleme kuvveti olmayan ekmekler ve gıdalarla başlamıştır.

       Devlet idarecilerinin çok dikkatli olmaları lâzım gelmektedir, omuzlarında büyük mesuliyet var. Milletin, gençlerin, çocukların beslenmesi hususunda geçmişteki hataları, suçları telâfi etmek lâzım gelir. Sade muzır neşriyat ile değil, az ve fena beslenmeyi de ele almalılar.

       Rumeli’nde, Türk’ün önünde Bulgar ata binemezmiş, hele beyin önünde asla. Şayet bir Bulgar atta ise, beyi daha uzaktan görünce, hemen attan iner, el pençe divan durur, beyin geçmesini beklermiş. Menlik’te kilise de varmış, bazı günler dedem, papaza haber gönderir imiş:

                – Beyin başı ağrıyor, bu Pazar kilisede çanlar çalınmasın.

       Aman yarabbi bunların intikamını nasıl da alıyorlar!

       Ailenin bir de efsanesi vardır. Efsane mi, masal mı, hakikat mi bilemiyorum. Efendim, cennetmekân Sultan Murad-ı Hüdavendigâr Hazretleri ile Anadolu’dan Rumeli’ne geçen akıncılar arasında bir de Erzincanlı kumandan Ali Bey varmış. Akıncılar, fethettikleri köy, kasaba, şehirlerde kalırlar, oranın beyi olurlarmış. Erzincanlı Ali Bey de Menlik’i fethetmiş. Menlik’te bir Bizans prensesi hüküm sürüyormuş, herhalde bir Tekfur kızı olsa gerek. İşte bu prenses, Menlik’in anahtarlarını kumandan Ali Bey’e teslim eder. Bu jestinden dolayı, kumandan Ali Bey, prensesi nikâhla alır ve Bizanslı kız, Ali Bey’in haremi olur. Ali Bey, Bizanslı kızın dinini yani Hıristiyanlığı muhafaza etmesine ve kendi ismi olan Margerit ismini kullanmasına da müsaade eder. Bulgar halkı, prensese çok gücenir, Bulgarca, “kocaya kaçan” mânâsına gelen “Bagana” demeye başlarlar. Bulgarca “bağana”nın nasıl telaffuz edildiğini bilemiyorum. Yalnız o zaman bu zamandır ailenin adı, yani soyadı Bagana kalır. Bu ismin Türkçeleştirilmesi şöyle olur: Bagana, yerine Bağana ve bir de oğulları eklenir. Nitekim Menlik’te konakta kullanılan bütün bakır eşyalarda Bağanaoğulları yazılı imiş. Bu soyadını 600 sene kullanmışlar, nitekim 1934 senesinde soyadı kanunu ile Bagana soyadını tescil ettirmişler. Bugün dahi ailenin erkekleri, babam, amcalarım ve ağabeyim ve amca oğulları ve onların oğulları Bagana adını taşımaktadırlar.

       Ali Bey’in hanımı tekfur kızı Margerit’in vefatında, kiliseye haber vermişler, papazlar gelmişler, Margerit’i almışlar ve Hıristiyan usulü bir dinî törenle Menlik’te, yüksek bir tepede bulunan bir Bizans manastırına defnetmişler. Bu Bizans manastırı, bir vakıf imiş. Vakfın meşru varisleri de Ali Bey’in evlatları, torunları, ahfadı imiş. Dedem Rıfat Bey’e kadar aile, bu Bizans vakfından gelir alırmış. Dedemin vefatından sonra bu gelir kesilmiş; zira Rıfat Bey’in beş oğlu da Menlik’i terk etmişler, hepsi dağılmış ve hiçbir zaman bu geliri aramamışlar, takip etmemişler ve sormamışlar bile. Bütün bunlar Balkan Harbi’nden evvel oluyor.

Kaynak: Ayaşlı, Münevver. Rumeli ve Muhteşem İstanbul, İstanbul: Timaş Yayınları, 2008. sf. 23-29

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir